top of page

Medyumlar ve Psikologlar: Psikolojinin mistisizmle ilişkisine tarihsel bir bakış

Yazarın fotoğrafı: Elif Okan Gezmiş
Elif Okan Gezmiş
17 Nis 2024
7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 1 Eyl

Bu yazı, Yeni-E dergisinin 79. sayısında yayımlanmıştır.


Modern psikoloji, kuruluşunu Wilhelm Wundt’un 1879’da Leipzig’de ilk psikoloji laboratuvarını açmasına dayandırmak veya ruh sözcüğünü kullanmaktan kaçınmak gibi simgesel hamlelerle kendini tekinsiz metafizik alanlardan (ve dahi felsefeden) uzak, doğa bilimlerineyse yakın bir noktaya konumlandırmak için yüz yılı aşkın süredir çaba sarf etse de, psikoloji tarihi daha en başından okültizmle yarı-örtük bir ilişki içinde seyretmiştir. Dönemin Leipzig’inde (ve hatta genel olarak Avrupa’da) doğaüstü güçler ve deneyimler akademide hararetli tartışmalara yol açacak kadar ilgi çekiyordu. Ruh çağırma seanslarına, örneğin, sadece meraktan katılanlar veya izleyenler de çoktu ama bu tür uygulamalar aynı zamanda ciddi araştırma konuları haline gelmişti. Öyle ki Wundt’un meşhur laboratuvarı kurması, o yıllarda bir medyumla araştırmalar yürüten ve bu nedenle yöntemi konusunda ters düştüğü, neredeyse baş düşmanı haline gelmiş bir diğer hocanın, astrofizikçi Zöllner’in, ani ölümü sonrasında bir punduna getirip Zöllner’in derslerine ayrılan bütçeyi kendine aktarması ve böylelikle “Deneysel Psikoloji Enstitüsü”ne kaynak yaratması ile mümkün olmuştu. 


Wundt’tan yirmi yaş kadar küçük olmakla beraber onunla aynı dönemde yaşamış ve kısmen de aynı yollardan geçmiş Sigmund Freud da her ne hikmetse ruhların o gelince kaybolduğunu, haliyle kendisinin hiç böyle bir deneyim yaşayamadığını belli ki biraz alaycı bir dille ifade etmişse de, nihayetinde spiritüalistlerin iddialarının kanıtlanması halinde kendi “kanunları”nı da buna göre elden geçirmek gerekeceğini teslim etmiş ve düşünce aktarımı gibi fenomenlerin araştırılmasını, açıktan değilse bile, desteklemiştir. Örneğin, yakın dostu ve meslektaşı Ferenczi’ye 3 Aralık 1910 tarihli bir mektupta şöyle yazmıştır:  “Kaderin kaçınılmaz biçimde seyrettiğini görüyorum; sana mistisizm ve türevlerini aydınlatma görevi biçildiğinin, seni bu yoldan alıkoymanın beyhude olduğu kadar taşkalplilik olacağının da farkındayım. (...) Araştırmalarına iki yıl daha gizli devam etmeni, 1913’e kadar herhangi bir şey açıklamamanı rica ediyorum.” Ancak Freud’un psikanalizi bilimselliğine zeval getirecek her tür etkenden uzak tutma çabasına rağmen, halefi gördüğü Jung’un mistisizm merakı ikisi arasında büyük kopuşla ve nihayetinde Jung’un artık hemen herkesin malumu olan mistik öğelerle bezeli psikolojik kuramını ortaya atmasıyla sonuçlanacaktır.


Aynı dönemlerde, yani ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, ABD’de de durum pek farklı değildi; hatta mistisizm furyasının asıl olarak iç savaşın ardından ölen yakınlarının ruhuyla iletişim kurmaya çalışanlar vesilesiyle burada yaygınlaştığı, Avrupa’ya da Yeni Dünya’dan sıçradığı kabul ediliyor. ABD’de psikolojinin atası sayılan William James’in insan zihnini anlama çabası da bundan nasibini almıştı. 1887’de yedi yüzü aşkın paranormal vakayı masaya yatıran Phantasms of the Living kitabı üzerine kaleme aldığı bir makalede “Bu saatten sonra, ‘telepati’ veya ‘sahici sanrılar’ ileride kanıtlanmazsa şaşarım doğrusu,” diye yazmış, 1907’de yayınladığı “A Case of Clairvoyance” (Bir Durugörü Vakası) başlıklı makalede ise ele aldığı vakanın “doğaüstü bir görme yetisinin kullanıldığı yönünde tartışmasız somut bir kanıt” olduğunu öne sürmüştür. James’in spiritüel konulara yönelik bu coşkusu başlarda Stanley Hall gibi meslektaşlarına da sirayet etmiş ve Amerikan Psişik Çalışmalar Cemiyeti’nin (ASPR) kurulmasına vesile olmuşsa da, zamanla Hall başta olmak üzere dönemin çoğu psikoloğu bu çalışmalara sırt çevirmiş, James gibi dünya çapında saygı gören bir ismin psikolojiyi spiritüalizmle birlikte anmasının bu iki alanın birbirinden ayrıştırılmasını zorlaştıracağı kaygısıyla itirazlarını dile getirmişlerdir. Gelin görün ki, James’in savunduğu fenomenlerin “olmadığını” (veya oluyorsa da nasıl olduğunu) ispatlama görevi yine muhaliflere düştüğünden, başta tarafsız kalsa da sonradan medyumları ve benzer kişileri araştıran Titchener, Müsterberg gibi nice isim olmuş, bu da “psişiğin psikolojisi”nin ciddi bir çalışma alanı haline gelmesini sağlamıştır. Tartışmaların harareti dinmek bilmeyince iş bir aşamada paranormali araştıranların psikopatolojisinin araştırılmasına kadar varmış, bu konulara bilimsel çerçevede dahi olsa ilgi duyan psikologların akıl sağlığıyla ilgili şüpheler ve iddialar ortaya atılmaya başlamıştır. 


On dokuzuncu yüzyılda spiritüalizmin dünya çapında, bazı tahminlere göre 100 milyon takipçiye ulaşacak düzeyde bir furyaya dönüşmesinde etkili pek çok unsur öne sürülebilir. Medya tarihi üzerine çalışan Simone Natale, örneğin, en önemli etkenlerden birinin eskiden yalnızca zenginlerin abone olup okuduğu gazetelerin halka da satılır hale gelmesi olduğunu söyler. Daha fazla satış yapabilmek için ilgi çekici haberler yapma gereği doğunca imdada doğaüstü olaylar yetişmiş, bu da belli ki bu alanda faaliyet gösteren kişilerin artmasına yol açmıştır. Ayrıca, gerek evlerde gerekse sahnelerde düzenlenen ruh çağırma gibi ayinler bir tür partiye dönüştürülerek hem sosyalleşme hem de keyifli vakit geçirme aracı haline gelmiş, bu bağlamda da bugün bildiğimiz eğlence endüstrisinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ancak gündelik hayatın sosyolojisine dair bu tür etkenlerin altında Aydınlanma’ya paralel seyreden daha derin bir anlam krizinin yattığını söylemek de çok yanlış olmayacaktır. O günlerde güçlenen pozitivist yaklaşımın yarattığı heyecanın bir yandan insanlara dünyaya dair büyük bir kavrayış vadederken, diğer yandan “eski Hıristiyanlığın molozlarının üstünde yükselecek, ama bu defa eski dinlerin kökeninde olmayan bir şeyi, yeni fiziksel olgu ve olasılıklara inancı barındıracak bir din” arayışına vesile olduğu anlaşılıyor. Hıristiyanlığın tanrısına inanmayı gerektirmeyen ama yine de bir çeşit manevi açıklama vadeden spiritüalizmin geniş kitlelerde ilgi görmesi, bu bağlamda, şaşırtıcı olmasa gerek. Bunun ipuçlarını çağın öznelerinin yaşamöykülerinden de görebiliriz: Lutherci bir rahibin oğlu olan Wundt, mistisizmi reddedip deneyciliğe yönelir, dindar Yahudi bir ailede büyüyen Freud ateist olur, babası İsviçre Reformist Kilisesi’nin papazı olan Jung maneviyatı psikolojideki ruhu sekülerliğinden soyarak yerine koymaya çalışır. Zengin ve entelektüel bir ailenin nimetlerinden yararlanarak büyümüş, kendini ne Hristiyan olarak tanımlayan ne de tanrı ile özel bir ilişkisi olan James ise maddi dünyayı aşan “bir güç” olduğuna inanmayı arzu eder. Tüm bunlar, “tanrının öldüğü” ve iki büyük dünya savaşının kapıda olduğu bir dönemde yeni bir anlam tesis etme çabalarının tezahürü olarak düşünülebilir, kuşkusuz.


Aydınlanma neferlerinin çabalarının sonucu mudur, bilinmez, yirminci yüzyılla beraber popülerliğini yitirmeye başlayan “ruhlar âlemi”nin günümüzde büyük oranda korku filmleriyle sınırlı kaldığı, medyumluk gibi faaliyetler halen varsa bile yüz yıl öncesine kıyasla esamesinin okunmadığı söylenebilir. Ancak büsbütün rasyonel bir dünyada yaşamadığımız da malum. Bugün spiritüalizm dediğimizde “new age spiritüalizmi”ne atıfta bulunuyoruz: 1960’ların karşı-kültürünün değerleri üstüne bina edilen, Doğu felsefesi ve çilecilik gibi öğretileri janjanlı paketlere sararak bireyler özelinde derin bir dönüşümü, dünyada ise yeni bir çağ açılmasını hedefleyen, farklı beslenme biçimlerinde, arınma ritüellerinde, yoga ve meditasyon uygulamalarında vücut bulan, evrendeki her şeyin birbiriyle bir tür görünmez bağ ile ilişkili olduğuna ve reankarnasyona dair inanışlar barındıran yeni bir akım ve hatta, kimilerine göre, alternatif bir din. Sessizlik kamplarından bilinçaltı temizliğine uzanan bir yelpazede her geçen gün dallanıp budaklanan muhtelif tezahürüyle milenyum spiritüalizmi milyarlarca dolarlık bir endüstriye dönüşmüş durumda. Viktoryen dönemin ruh çağırma seanslarının yerini haftasonlarına planlanan inzivalar ve yoga grupları aldı. Medyumlar, sihirbazlar çevrimiçi tarot “bakımlarına”, Whatsapp üzerinden ses kaydıyla durugörü danışmanlığı sunanlara evrildi. Pratikler değişse de, arayış baki kalmışa benziyor.


1950’lerin başında Adorno Los Angeles Times’daki astroloji köşesini konu edindiği makalesinde astrolojiyle ilgilenen, kararlarını burç yorumlarına göre aldığını söyleyen kişilerin aslında bu deneyime “yabancı” olduğunu söylüyordu: Profesyonel astrologlardan danışmanlık almak çok pahalı olduğundan en fazla gazete köşeleri üzerinden ilişki kurdukları astrolojiyi, tıpkı psikiyatri veya siyasi partiler gibi, salt var olduğu için, meşrulaştırmaya gerek duymaksızın kabul ederler; yeter ki bu arz, psikolojik ihtiyaçlarına denk düşsün. “Artık büyücüleri çalışırken görmüyorlar bile, abrakadabralarını duymalarına dahi izin yok. Sadece ‘dozlarını alıyorlar’”, diyordu Adorno ve şöyle ekliyordu: “Eskiden batıl inanç en azından kitleler nazarında başka rasyonel çözümü olmayan sorunlarla baş etmeye yönelik bir çabaydı, ne kadar acemice de olsa.” Aradan geçen 70 yılın ardından aşağı yukarı benzer bir yerde olduğumuz söylenebilir. Bilgiye erişimin saniyelere indiği, teknolojik gelişmelerin tarihte eşi görülmemiş bir ivmeye kavuştuğu bu çağda dünyayı değil, kendimizi, yarınımızı, hatta birkaç saat sonramızı merak ediyor ve yanıtları hâlâ fallarda, kâhinlerde arıyoruz. 


Günümüz felsefecilerinden Marina Garcés, çağımızdaki bu bilgi enflasyonunun bir tahliye mekanizmasına ihtiyaç duyduğunu, bu bağlamda dünyayı görmemizi, kendimizi etkin birer özne saymamızı engelleyen her şeyin dışlandığını öne sürüyor. Bildiğimizle yapabildiğimiz arasındaki uçurum açıldıkça, bir tür tercihli cehalete sürükleniyor olmamız pek de ihtimal dışı değil doğrusu: Küresel ısınmadan dolayı su savaşlarının, çevre felaketlerinin kapıda olduğu anlatılıyor bize. İki yılımızı halihazırda bir pandemiye feda etmiş durumdayız; hiç yaşanmamış gibi davransak da izlerini hissediyoruz hâlâ, hiç değilse ekonomik açıdan. Bazı insanlar hayatları boyunca harcayamayacakları paralar kazanarak zenginleşirken dünya halklarının büyük kısmı giderek yoksullaşıyor. Savaşlar, göç dalgaları, yükselen faşizm… Yarın ne olacağını bilmiyor, bilsek de değiştiremeyeceğimize inanıyor, haliyle de kendi küçük dünyalarımıza çekilmekten başka yol bulamıyoruz. Geleceğimiz zaten yok, hayatta kalma çabası elde bir şimdi de bırakmıyor. 


Spiritüalizm tam da burada giriyor devreye: Giderek çıldıran bir dünyada bize içimize dönmemizi, nefesimize odaklanmamızı, evrene iyi enerjiler göndermemizi öğreterek hem dünyaya razı gelmenin bir yolunu sunuyor, hem de bizlere bir nevi büyüsel faillik yüklüyor. Yeterince istersek, “manifest”lerle, görselleştirmelerle, “olmuş gibi” konuşarak ve daha nice hokuspokusla olmayacağı oldurabiliriz, buna inanıyoruz. Ancak biz bu süpergücümüzü ekolojik yıkımı onarmak veya dünyaya barış getirmek için kullanmıyor, eski sevgilimizin mesaj atmasını sağlamaya veya hayalimizdeki 1+1 evi kiralayabilmeye vakfediyoruz. Çünkü artık dünyayla bağımız koptu. Kolektif, ancak enerjiyle birlikte anılan bir kavramdan ibaret kaldı. 


Peki psikoloji tüm bu hengâmenin neresinde? Hemen yanı başında, eskiden de olduğu gibi, ama değilmiş gibi davranmaya devam ediyor. “Kanıta dayalı” uygulamalar rasyonalist ideallerle değilse bile sigorta şirketlerinin etkisiyle halen birinci tercih olduğundan, şükran günlüklerinin, pozitif düşüncenin psikolojik sağlığa etkilerine dair sayısız araştırma yayınlanıyor. Yoga, meditasyon, mindfulness pratikleri “uzmanların” rutin önerilerine çoktan girdi; öyle ki artık yogayla psikolojiyi birleştirdiğini iddia eden bir “yoga psikolojisi” bile var. Ana akım psikoloji, spiritüalizmin işine geldiği kadarını bünyesine katıyor diğer bir deyişle: Bireyin bu dünyayı biraz daha idare edebilmesine hizmet eden hızlı çözümler üstüne bilimsellik damgası vurularak coşkuyla destekleniyor. Öte yandan, bilinçaltı temizliği ya da enerji şifalandırma gibi kimi uygulamalar –en azından henüz– caiz sayılmadığından iyi ihtimalle görmezden geliniyor, çoğu durumda şarlatanlık, dolandırıcılık yaftasıyla kapatılıyor konu. Aradaki farkı kimin, hangi kritere göre belirlediğini anlamaksa hayli güç.


Oysa “Bu bilimsel mi?” veya “Bu makbul bir şey mi?” sorusundan da önce gelmesi gereken fakat nedense hiç sorulmayan daha büyük bir soru var ortada: Bunlara neden ihtiyaç duyuluyor? Spiritüel pratikler, hangi boşluğu dolduruyor? İnsan “ruhuna” deva vadeden psikoloji hangi açığını spiritüalizmden ödünç aldıklarıyla kapamaya çalışıyor örneğin? Freud’dan bu yana ortaya çıkan sayısız psikoloji ekolünün yetişemediği hangi derde deva oluyor, sözgelimi, “dişil enerjiyi şifalandırmak”? Ve tabii daha hassas bir soru: Bir tür seküler inanç sistemi addedilebilecek spiritüalizme gösterilen bu destek, diğer inanç ve pratiklerden esirgeniyor olabilir mi? Öyle ise, neden?


On dokuzuncu yüzyıl psikologları, mistiği belli ki, bir yere kadar da olsa, yargılamadan anlamaya çalışmışlardı. Bugün ise yargılara çok hızlı varıyor, anlamadan hüküm veriyoruz: Bu iyi, bu kötü, bu şarlatanlık, bu bilimsel. Anlaşılan psikoloji de ne hızlı tüketim çağının baş döndürücü değişimlerinden ne de dünyanın tüm yüküyle bireyi baş başa bırakan yeni çağdan azade; olmadığı gibi, tüm bunlarda kolaylaştırıcı bir rol oynuyor. “Evet yaşamak çok zor,” diyor bize, “şimdi biraz derin derin nefes alalım.” Deprem gibi büyük felaketlerin ardından demeç vermek için sıraya giren uzmanlar olumsuz görüntülere fazlaca maruz kalınmamasını sıkı sıkı tembihlerken kolektif yardımlaşmanın, bir işin ucundan tutmanın, aidiyet duygusunun psikolojik faydalarından bahsetmeyi, her nedense, atlıyorlar. Kitlesel hareketler en fazla bireylerin filanca kişilik faktörünün veya falanca kurama göre dünya algısının siyasi katılıma etkisi gibi minörün minörü açıklamalarla/araştırmalarla geçiştiriliyor. Çağdaş psikoloji, ağacı anlayacağım derken ormanı unuttu. Spiritüalizm, insanlara kendinden daha büyük bir şeyle bağlantılı olduğu hissini uyandırma çabasıyla, belki tam da bu boşluğu dolduruyordur. Son 50 yılda sahneye çıkmış bunca “bilimsel” psikoloji akımı varken bugün Jung’un kitaplarının bu denli popüler olmasına şaşmamalı.

 
 

© 2026 Elif Okan Gezmiş

bottom of page