Gizli Bir Yol: Huzur

İstanbul Modern'in kalıcı koleksiyonunda Erol Akyavaş imzalı, baskın mavisiyle hemen göze çarpan bir tablo var. Evreni andıran siyah arka planın üst kısmında yer alan altın dikdörtgen blok sanki bir yerinden patlamış, bir parçası aşağıya, boşluğa düşmekte. Resmin sağ yarısı ise dalga formunda, mavinin farklı tonlarından mürekkep bir figürle kaplı; denizi, okyanusları, bu haliyle de dünyayı hatırlatıyor. Biraz da eserin isminden (Hallac-ı Mansur) kopya çekince bunun tanrıdan kopup dünyaya düşen insanı anlattığını düşünmeden edemiyor insan. Oysa bu kopuşta, eserin adının çağrıştırdığı parçalanmada, yine de rahatlatıcı bir şey var. Ne olabilir bu? Çarpıcı renklerine, baskın imgelerine rağmen sakin, sessiz bir an karşımızdaki.
Akyavaş'ın bu eserine baktığımda şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: İşte hikâyesi başlıyor; ister tanrıdan, ister anasından kopan o parça dünyaya varmak, dalgaların içine atlamak üzere. Çok şey yaşayacak. Çok sevecek, çok sevilecek. Sonra çok da üzülecek tabii, belki bir o kadar da üzecek. Başından kim bilir neler geçecek? Ama şimdi, tüm bunlardan habersiz, karanlıkta, havada… düşüyor. Bir şeyin bitişi ile yeni bir şeyin başlaması arasında asılı duruyor. Bu anda hafif bir merak, belki heyecan, belli belirsiz bir korku, biraz da yas var kuşkusuz ama esere bakarken içimde uyanan, bunların hepsini bastıran esas duygu başka. Akyavaş'ın tablosu bana huzur veriyor.
***
Bir yaz günü odanın gölgesinde dalgalanan perdeyi izlerken içine çekildiğiniz uyku; keyifli bir sohbet sırasında her şeyin yerli yerindeliğinin verdiği rahatlıkla arkanıza yaslandığınız an; zor günlerin, sınavların ardından başınızı sevdiğiniz birinin göğsüne dayadığınızda gelen eve varmışlık hissi: huzur. Aranışından pek bahsedilmese de artık bulunması yönündeki temenniler sık sık dile getirilen saklı bir cennet, belki de yaşamın adı konmamış ufku.
Sakin bir duygudur huzur; usul usul kıpırdanan bir deniz, açık bir gökyüzü, nazik bir meltem ve en çok da sessizliktir. Kendini hem dünyanın gürültüsü hem de zihindeki kuşkular dindiğinde hissettirir. Bazısı için yolda nefeslendiği bir mola yeri, bazısı içinse yolda olmanın ta kendisidir. Kimi zaman yanına yoldaş arar, kimi zaman tek kalmayı gerektirir. Bazılarına ise hiç uğramaz; ölümden sonra kavuşulduğu umulur en fazla. Beden gevşer, yüzdeki ifade dinginleşir; zaman yavaşlar, adımlar hafifler. Huzurlu insan, yükünü sırtından indirmiş görünür bize. Eksik parçalarını tamamlamış, dünya derdiyle baş etmenin gizli bir yolunu bulmuş gibidir. Dokunulmaz, yenilmez bir hâli vardır ama kimseye meydan da okumaz; yarışın, kavganın dışına çıkarmıştır kendini sanki, muzaffer de çıkmıştır üstelik.
Ne var ki huzurlu insanın zaferi arzu ettiği her şeye erişmiş olmasından kaynaklanmaz (arzularımızın gerçekleşmesinin bize zaferden çok felaket gibi geldiğini nicedir bilmiyor muyuz zaten?). Hayatı istediği gibidir, ama kusursuz da değildir; öyle ki ona baktığımızda sahip olduklarından çok onlardan memnuniyetine, hayatın ona yetişine, elindeki küçük hazla yetinişine imreniriz. O halde huzur, bir yanıyla, elde edilenlerin kendisinden çok onlardan tatmin, yahut şükran, duyabilmekle ilgili olmalı.
Huzurdaki şükran, olanın olduğu haliyle yeterince iyi olduğu hissi, bize hayatta doğru yerde bulunduğumuz mesajını verir. Çabamızın boşa gitmediğini, bir şeyleri belli ki doğru yaptığımızı anlatan, bizi temin eden bir ödüldür. En sık tasvir edilen biçimiyle yastığa başını rahat koymak, insanın hayatıyla arasındaki mesafenin fazla açılmamış olduğuna işaret eder. Huzur bu bakımdan kişinin kendi iyisi ne ise oradan doğar: Bizim için vazgeçilmez olanı hatırlatır, pusulamızı kalibre eder.
Bu vazgeçilmez şey herkeste başka bir karşılık bulur. Kimisi için özgürlüktür, kimisi için mutlu bir yuva, kimisi için yaptığı iş, bir başkası için dürüstlük veya adalet. Bunların hangisinin ağır bastığını çoğu zaman ne uğruna nelerden vazgeçebildiğimiz gösterir. İnsan bazen dışarıdan bakıldığında pek de akla yatkın görünmeyen bir seçim yaptıktan sonra tuhaf bir rahatlık hisseder: Koşulları zorlaşmıştır belki, bir imkânı elinin tersiyle itmiştir, başkalarının doğru bulduğu yoldan sapmıştır ama yine de içi rahattır.
Gelin görün ki insanın kendi doğrusuna sadık kalması da yetmez huzurlu olmaya. Hayatımıza bakıp gördüklerimizden memnun olabilmek için öncelikle şükran duyabileceğimiz bir şeylere sahip olmamız gerekir. Gerçi, tuhaf biçimde, huzuru bollukla değil sadelikle ilişkilendirmeye meylederiz. Zihnimizdeki huzur imgesinde fazlalıklar ayıklanır, hayat bir biçimde sadeleşir. Huzur için her şeyin çok olmasındansa bazı şeylerin yeterli olması gerekir gibidir.
Demek huzur bir denge duygusu; huzurlu olmak için bir şeylerin tamam, bir şeylerinse eksik olması şart. Peki bu tamamlarla eksikleri tanımlamak, dengeyi kurmanın yol haritasını çıkarmak mümkün olabilir mi?
***
Bir tür "huzur formülü" çıkarmaya çalışacaksak, belki şuradan başlamalı: Her zaman bir şeyler eksik kalacak. İnsanın arzusu, yazık ki ve iyi ki, sınır tanımıyor. Gönlünüzden geçen hemen her şeye sahip olsanız dahi gözünüz illaki bir şeyde kalıyor, bir şeylerden mahrum kaldığınızı hissediyorsunuz (bu, belki, teknik olarak hiçbir zaman erişemeyeceğiniz türden de olabilir; sözgelimi, mutlu bir çocukluk). Dolayısıyla huzur öncelikle bir kabullenme arıyor olmalı. Eksiğin, tamamlanmanın imkânsızlığının kabullenilmesi. Bu haliyle de bir yas süreci gerektirdiği söylenebilir. Sükûneti sağlayan, sesleri susturan biraz da bu yastır. Hayat hiçbir zaman tam olarak hayallerinizdeki biçime kavuşmayacak olsa dahi yine de "yeterince iyi" olduğunu kabullenmek için ilkin ihtimallerle vedalaşabilmeniz, size düşen kartlarla oynayarak da oyundan zevk alabileceğinize kanaat getirmiş olmanız gerekir.
Ancak buradan içine doğduğumuz koşullarla yetinmemiz, olanı olduğu haliyle peşinen kabullenip köşemize çekilmemiz mecburiyeti çıkmamalı. Huzurun bir ayağı teslimiyetse, diğer ayağı emek çünkü. İstemek, çabalamak, bedel ödemek… "Ben elimden geleni yaptım," diyebilmek, gönül rahatlığıyla hayata devam edebilmek için öncesinde sahiden de elinizden geleni ardınıza koymamanız beklenir. "Elimden gelen" ifadesi elbette kendi sınırlarımızın kabulünü de içerir ki bu da huzurun ilk koşulunun bir parçası sayılabilir. Huzur belki de tam burada, değiştirebileceklerimiz için çabalamakla değiştiremeyeceklerimizin yasını tutmak arasındaki sınırda belirir.
Bir başka şart da kendi değerlerine uygun yaşamak olmalı. Nihayetinde en acımasız yargıcı içimizde taşır, onun hangi kanunlara göre karar verdiğini bir biz biliriz. Gerek çocukluğumuzda bize öğretilenlerle gerekse kendi tecrübelerimizle içselleştirdiğimiz, benimsediğimiz değerlere uymak, uyamayacaksak da onları yeni koşullara göre tadil edebilmek zorundayızdır. Huzur, denge kadar tutarlılık da ister çünkü: Düşündüğünüzle yaptığınızın kabul edilir sınırlarda bir olmasını gerektirir.
Bu haliyle huzurun onur duygusuyla akrabalığı olduğu söylenebilir. Onur daha çok başkalarının bakışına, kişinin toplum içindeki yerine bağlıyken huzur aynı meselenin içeride kalan tarafını gösteriyor olabilir. Onurda dışarısıyla bir pazarlık yürütülürken huzur büyük ölçüde kendi içimizde başlayıp biter; kendi hikâyemizi nasıl yazdığımızla, kendimizden ne beklediğimizle, ne umduğumuzla ve tabii ne bulduğumuzla ilişkili olarak şekillenir. Huzur özelinde "dışarısı" ancak ona yüklenen anlam, atfedilen ağırlık ölçüsünde etkilidir. "Kim ne derse desin, ben kendimi biliyorum," der insanlar.
Bütün bunlar kulağa basit geliyor belki: Eksiği kabullen, değiştirebileceğin şey için çabala, kendinle fazla çelişmeden yaşa. Ne var ki bunlara gerçekte vücut vermek zor çünkü irademizin kumaşı hayatın sürekli değişen taleplerine göre şekillenmeye uygun değil. Belki de şöyle demeli: Huzurlu olmak için yaratılmamışız. Zaten dünya da insana huzur verecek cinsten bir yer değil. Buna rağmen huzurun peşinden koşmadan da edemiyoruz; Akyavaş'ın o kopuk parçacığı misali dünyaya düştükten sonra kendimizi, hayatımızı tekrar tekrar dağıtıp topluyor, sayısız denemenin bazılarında, o da şanslıysak tabii, "bu defa oldu" gibi hissediyor ve geçici bir süreliğine de olsa sahiden de huzur buluyoruz… ta ki olağan kaos gelip her şeyi tersyüz edene dek.
O halde huzurun son bir şartı da sığınaklar olmalı: hayatın rutin fırtınalarından kaçabileceğimiz limanlar. Huzur en çok da kendini güvende hissetmektir ne de olsa. "Burada bana bir şey olmaz," hissidir. Devinime kısa bir ara verebileceğiniz, soluklanabileceğiniz bir alan ister kendine. İnsan biraz da sığınağının sağlamlığı kadar huzurlu olabilir. Kaçtığınız yer, uğraş veya kişi, sert rüzgârlara karşı ne kadar dayanıklıysa, ne süreyle yıkılmadan durabiliyorsa, size kendinizi yatıştırmanız için o kadar imkân yaratır.
Huzurlu bir insan olmak için gereken tüm koşullar sizde olsa da dünya hiçbir zaman huzurlu bir yer olmayacaktır. Mücadele hiç bitmeyecek; zorlukların, dertlerin, haksızlıkların ardı arkası hiç kesilmeyecektir. Öfkenin, hayal kırıklıklarının ve daha türlü coşkunun birbirini izlediği günlerin bir yerinde güvenle yanaşacağınız bir kıyı olmadan, huzur da olmaz. Yorulmadan dinlenemez insan ve dinlenmeye başlamadan da huzurun sesini (veya sessizliğini) duyamaz. Huzur, hayatın karmaşasına verilen bir aradır, bir ara duygudur. Bu bakımdan huzurlu insan da oyundan çıkmamış, kendine uzun molalar verebileceği kadar rahat bir sığınak inşa etmiştir.
Kültürel olarak evdeki huzura, "ağız tadı"na bunca önem verilmesi, o olduktan sonra kalanının önemli olmadığının söylenmesi de buna işaret gibi. Sadece, herkesin kendine ev saydığı yer başka. Huzurun kaçması da bu evin, sığınılan yerin işlevini yerine getiremez hale gelmesiyle ilişkili olmalı.
***
Huzursuz insanı hemen fark ederiz: Gergindir, telaşlıdır, kaygılıdır, belki de öfkelidir. Rahatlayamamaktan muzdariptir. Bir şey olmuştur ona, hayatında bir şey ters gitmektedir belli ki, bunu da çevresine, belki istemeden veya fark etmeden de olsa, apaçık yansıtır. Huzursuz insanla aynı ortamda bulunmak kolay değildir, bizi rahatsız eder. Kendi rahat bulamadan, çevresine de rahat vermez. Huzurun varlığı değilse de yokluğu bulaşıcıdır; huzur ne kadar bireyselse huzursuzluk o kadar sosyaldir, hatta anti-sosyaldir. Huzurlu birini gördüğümüzde içimiz huşuyla dolmaz belki ama huzursuz kişinin yanında bizim de huzurumuz kaçar, canımız sıkılır.
Bu haliyle huzursuzluk da, tıpkı utanç gibi, bir sinyal, belki de bir yardım çağrısıdır. Yolunda gitmeyen bir şeylerin bulunduğunu, bir şeylerin yeniden düzenlenmesi gerektiğini gösterir. Ancak çoğu zaman o şeyin adını koymak zor olur; eksiğin nesnesini her zaman tanımaz insan. Böyle zamanlarda huzursuzluğu sezgi sanabilir, ona bir cisim vermek için başka şeylere yorabiliriz. "İçimde bir sıkıntı var," deriz örneğin, "sanki kötü bir şey olacak." Oysa bazen kötü şey çoktan olmuş, bir şey eksilmiş, güvenli alanımız zayıflamış, huzurumuz kaçmış veya belki de kaçırılmıştır.
Huzursuzken çok düşünür, çok soru sorarız çünkü kaçmıştır huzurumuz; kaçtıysa bir yerlere saklanmış da olması gerekir, biz de dedektif gibi peşine düşeriz. İşe de genellikle huzurumuzu kaçıranın ne olduğunu bulmaya çalışmakla başlar, fakat acemi dedektifler olduğumuzdan yanlış yerlere bakar, yanlış soruları sorarız. Bazen mesele genel olarak hayatın kötü gitmesi değildir; bize huzur veren şeylerden birinin eksilmiş veya bozulmuş olmasıdır. Uzun süredir seyahate çıkamıyor olmanızdır, örneğin, veya ailenizle yeterince keyifli vakit geçirememenizdir, kitap okumaya vakit bulamamanızdır… Yaşam hep zor ve terstir zaten ama bazen bundan kaçmak mümkün olmaz. Huzursuzluğun çözümü de böyle zamanlarda kötü giden şeyleri azaltmaktan çok, size iyi gelen şeyleri artırmaktan, güçlendirmekten geçer.
Huzursuz insanların rahatsız ediciliğindeki mesaj tam da buna hizmet ediyor olmalı: Bu insanın biraz gevşemeye ihtiyacı var, ona biraz alan açalım, zaman tanıyalım. Pek çok insanın ancak tatillerde görece gevşeyebiliyor olmasını düşününce bu çok daha açık hale geliyor. Huzurun uzun vadeli bir duygu olmamasını, dönemselliğini de açıklayan bir şey bu: Sürekli huzurlu hissetsek hayatla mücadele edemezdik, gerek duymazdık çünkü. Yaşayabilmek için kendimizi ne huzurlu ne de huzursuz hissettiğimiz ortalama bir ruh haline ihtiyacımız var. Huzur dediğimiz duygu ancak dinlenebildiğimiz, gevşeyebildiğimiz, kendimizi bırakabildiğimiz zamanlarda ortaya çıkar. Huzursuzluk ise dinlenemediğimizi söyler bize ve herkese; sınırımıza dayandığımızı, artık bu yükü taşıyamadığımızı, altında ezilmekte olduğumuzu. Lütfen, der, lütfen alın bunu artık sırtımdan. Huzursuz insanın iticiliği, bunaltıcılığı, aslında kendi alanını genişletme çabasından, biraz nefes alma ihtiyacından ibarettir. Yük paylaşılamayacak kadar çoksa veya sığınılacak bir liman yoksa sonu kronik huzursuzluk olur.
Öte yandan bir miktar huzursuzluğun her insan için belli ölçüde kronik olduğu da söylenebilir elbette. O evde olma hissini nadiren, belki ara sıra, şanslıysak dönemsel olarak yaşarız; kalanı ise hep bir arayış, çetin bir yolculuktur. Kimileri bunu tanrıya dönme isteği olarak tarif eder. Bazı psikanalistler bu kronik arayışı, huzursuzluğu doğumla birlikte annemizden kopuşumuza, ana rahmine dönme arzumuza bağlar; bazıları ise daha da geriye, hayatın çıktığı ilk sulara, denize dönüş özlemine kadar götürür.
Ana rahmine dönemesek de ona yakınsayan deneyimler yaratabildiğimiz ölçüde bir nebze huzur bulabildiğimiz muhakkak, yeterli gelmese de.
***
Her koşulda, hepimizin ait olduğu güvenli yerden kopup bu dünyaya düşmüş şaşkın parçacıklar olduğumuzu ara sıra hatırlamakta yarar var. Akyavaş'ın tablosunda bulduğum huzur da kırılganlığımın sebebini, hikâyenin başlangıcını, unutulmuş bir hissi canlandırmasıyla; diğer bir deyişle neyi aradığımı ve hatta hayat dediğim şeyin esasında bir arayıştan ibaret olduğunu anımsatmasıyla ilişkili olmalı. Bu dünyaya gelmeyi seçmedik ama buradayız, mecburen baş başayız. Birbirimizi idare etmekten, birlikte sığınaklar inşa etmekten başka çaremiz olmadığı aşikâr.
Huzur: arzularla ilişkimizi düzenlemesiyle, bizi bazı üst değerlere uygun hareket etmeye sevk etmesiyle ve yokluğunda başkalarına verdiği işaretle, ne kadar bireysel de olsa kolektife hizmet eden, yalnızlığımızı ve çaresizliğimizi kendimize ve birbirimize hatırlatan, tümgüçlü olmayışımızla bizi barıştıran bir duygu; yetinmenin ödülü, insanın açgözlülüğüne vurulmuş nazik bir pranga; hayatla imzalanan geçici bir ateşkes ve belki de dünyayla baş etmenin gizli yolu.


