top of page

Bitirme Mecburiyeti Üzerine

Yazarın fotoğrafı: Elif Okan Gezmiş
Elif Okan Gezmiş
12 Eyl
6 dakikada okunur

Bir şeyleri bitirme gereği, isteği, arzusu nerde başlar? Freud olsa bu bitirme inadımızın izini ölüm dürtüsüne kadar sürebilirdi belki. İçten içe yok olmaya, hayatı bitirmeye çalışıyoruz. Öte yandan küçük bebeklere, karınlarını doyurmak veya dolu bezlerinden kurtulmak için bazen tüm mahalleyi inletişlerine bakınca öyle değilmiş gibi geliyor insana. Bunlar da başka bir bitirme çabasının ürünü, düşününce: huzursuzluğu bitirme çabasının. Bebeklik epey huzursuz bir deneyim. Yetişkinlik de öyle tabii.


Biteviye bitirmeye çalışıyoruz: okulu, bardağımızdaki içkiyi, ilişkileri, çıktığımız yolları, kötü bir alışkanlığı, dizinin son bölümünü, buzdolabındaki artanları, mesaiyi… Bitirmek, tamamlamak, vedalaşmak, son noktayı koymak, defteri kapatmak yaşamımızın bazen farkına bile varmadığımız olağan bir parçası. Yarım kalmış şeyler bizi huzursuz ediyor. Öyle ki onların da “mutlaka bir gün” yeniden önümüze geleceği düşlemiyle, bazen arzusuyla, bazen de korkusuyla yaşıyoruz.


Haliyle insanlık olarak bitirmeye epey bir yol yordam üretmişiz. Farklı kültürlerdeki muhtelif geçiş ritüelleri, örneğin: çocukluğun bitişini işaretleyen bar mitzvalardan tutun da mezuniyet törenlerine, cenazelere, düğünlere… Bir de daha küçük ölçekli ritüellerimiz var: son sevişmeler, uzun veda mesajları, istifa mektupları, kapanış konuşmaları, son sigarayı kırıp çöpe atmak, emziğe “bay bay” demek… Bitişin bir işareti olmak zorunda sanki, bir şey bittiği söylenmeden bitemiyor; doktor ölüm saatini ilan etmeden, ölüm resmiyet kazanmıyor. 


Bu nedenle hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolan flörtün hayalete dönüştüğünü düşünüyoruz. İletişimi kesmiş, demek ki artık görüşmek istemiyor: Flörtün bitişini resmileştirmek için neden yeterli gelmiyor bu bize? Neden bu adlı adınca bir ayrılık değil de hayaletleşme? Hayaletler arafta kalmış varlıklardır; ne ölü ne diri. İnsanlarla temas etme ihtimalleri vardır. Dolayısıyla ilişki de bitmemiştir, araftadır, yeniden temas mümkündür. Halbuki kısa mesajla dahi olsa ilan edilen ayrılıkta da mümkündür bu; kişi ayrılınca ölmez sonuçta, yine yazabilir, ilişki tekrar başlayabilir. Ne var ki ghostingde yasın başlangıç düdüğü çalınmamış olur; geride kalan kişi bitişi kabullenmekte zorlanır çünkü hani, nerdedir bittiğinin işareti? 


Bitiremeyişin daha ağır biçimleri de var. Sel felaketlerinde kaybolan kişiler, örneğin. Yakınınızın ölmüş olmasının yüksek ihtimal dahilinde olduğunu bilseniz de hiçbir zaman emin olamazsınız: Belki kurtuldu, belki hafızasını kaybetti? Psikolojide bu tür durumlara “belirsiz kayıp” deniyor. Gömülecek bir beden olmaması, kapatılacak defteri bulamamak bizi bitirme imkânından büsbütün mahrum bırakmasa da işimizi epey zorlaştırır zira bitişi inkar etmeyi kolaylaştırır. Bitirmek bir ihtiyaç, arzu veya mecburiyet olduğu ölçüde kaçındığımız da bir şeydir çünkü; bitsin isteriz, bitmesi gerekir, ama bitirmek zorunda olmaktan hoşlanmayız.


Böyle ara durumlarda, kaybın ihtimalini kabullenmeye başladığımızda yine eldeki ritüellere başvururuz. Sembolik cenaze törenleri. Muhatabının asla okuyamayacağını bildiğimiz veda mektupları. Kişinin son görüldüğü yere bırakılan çiçekler; anısına yakılan mumlar, adına döktürülen lokmalar. Cesaretimizi topladığımızda odasını boşaltmak, eşyalarını dağıtmak. Simgeler oluşturur, simgeleri bozar; böylelikle hayatta resmileşmese de değişen o şeyi, o eksilmeyi, kaybı, değişimi somutlaştırmaya; yok olanın eksikliğini dünyada cisimleştirmeye çalışırız.


Bitirmek, bir müdahaledir. Bitirmek, olanı bozmaktır; yeni bir şeye yer açmak için eskiyi tahrif etmek, doldurulacak boşluklar yaratmaktır. Fort-da oyunu yaşam boyu devam eder ama bir farkla: Attığımız oyuncak geri döndüğünde değişmiştir, farklıdır. Bitirdiğimiz işin yerine yine bir iş gelir, belki çok benzerdir, ama aynısı değildir. Bitirilen şey, bitirilmiş olmasından dolayı tekrar başlayamaz; başlayan yeni bir şeydir, geri dönen bir başkasıdır. Bitirmek, nesnesini değiştirerek yok eder ve, aslında, yeni bir varoluşun önünü açar. Ressamın tablosunu bitirmesi, hem şövalede boşluk yaratır hem de biteni bir başkasının eline ulaşmaya, başka gözlere değmeye, kendi hayatını sürdürmeye hazır hâle gelir. Bitirilenin yolculuğu devam ederken bitiren farklı bir yola sapar, kendine yeni yollar açar. İlerde yollar tekrar kesişse dahi bu eski yola dönüş değil, yeni bir yol, yeni bir yolculuk olacaktır.


Hayatı bitirerek ilerletiriz; başka türlüsü mümkün değildir çünkü. Karnımızı doyurmak için önümüzdeki tabağı, iyileşmek için antibiyotiğin tamamını bitirmemiz gerekir. Okulu bitirmeden hayata atılamaz, işlerimizi bitirmezsek geçinemeyiz. Dünya bir şeyler bittikçe döner. Bizler, her şeyin sonluluğuna güvenerek yaşarız, ki kendi varlığımız da dahildir buna. Sonluluk, bitirilebilirlik, bize zor zamanlarda dayanma gücü verdiği ölçüde güzel şeylerin değerini artırır. Kaybetme korkusu, esasında, bitirme mecburiyetinin farkındalığıdır. Sevdiklerimizle bir gün vedalaşmamız gerekeceğini biliriz; yaşarken değilse bile, ölümde. Mevcut bulunan, sahip olunan ne varsa bitmeye mahkûm, hatta muhtaçtır. Değişim kaçınılmazdır ama kendiliğinden olmaz; değişim, bitişlerdir. Her başlangıcın, her yeniliğin arkasında bir bitiriş vardır.


Kendi yaşam öykümüzü bölümler hâlinde düşünmemiz de bundandır: bebeklik, okul çağı, üniversite yılları, filanca işte çalıştığım dönem, ilk evliliğim sırasında… Zamanı bitişler üzerinden tanımlar, kendimizi bitirdiklerimiz paralelinde kavrarız. Yaşamın geriye dönük anlaşılabilmesi için ilkin bir şeyleri arkada bırakmak gerekir. Yılbaşı ve doğum günü kutlamaları, bu ihtiyacın periyodik işaretçileridir. Kutlanan yeninin gelişi kadar, eskinin bitişidir; bir yılı daha tamamlamış, bir yaşı daha geride bırakmış olmaktır. Büyümektir, ilerlemektir, sağ çıkmaktır. Eski takvimlerdeki o imgeyi hatırlayalım: Biten yıl, bastonuyla zar zor yürüyen yaşlı bir adamdır artık; gitmesi, ölmesi, gömülmesi gerekir. Canlılığını yitirmiştir, bize daha fazla bir şey vadetmez; alacağını almış, vereceğini vermiş, veda vakti gelmiştir. Yılbaşı gecesi erken yatanlar hep aynı şakayı yapar: Uyuduğum için ben yeni yıla giremedim, eski yılda kaldım. Ritüel olmadan tamamlanma hissedilemez; takvim yaprağı değişmiştir kuşkusuz, ama bir şey değişmiş gibi gelmez kişiye. Yılın üç yüz altmış altıncı günündedir sanki.


Gelin görün ki en debdebeli törenlerden sonra dahi sabah uyandığımızda sıfır noktasından başlamayız. Tarih atmamız gerektiğinde eski yılı yazmaya, yaşımız sorulduğunda bir an duraksamaya hiç değilse bir süre daha devam ederiz. Bitirmek, uğruna gösterilen bunca gayrete rağmen, keskin bir kopuştan çok bir solma sürecidir. Fiilen bitenlerin zihnimizde bitmesi zaman alır. Zihin, gerçeğe geç intibak eder. Bitişi sindirme sürecinin adına yas denir. Bitirdiğimiz şeyin bittiğini ancak belli bir müddet sonra idrak ederiz; tabii, o da, geride bir boşluk bıraktıysa. Bazense boşluk hiç oluşmaz, çabuk dolar. Haliyle her bitirişin ardından matem gelmez; her gidenin yası tutulmaz. Öyle ki, çoğu zaman, hayat yası tutulmayan seri bitirişler zinciriyle seyreder. Bitirdiğimiz günler, işler ve hatta aşklar birbirini kovalar. Sayfalar açar, sayfalar kaparız. Kimine göre bu, yastan kaçınmadır; anormaldir, patolojiktir. Peki bitirilenin yasını tutmak, sahiden şart mıdır?


Bekâr hayatın bitişini işaretleyen düğünlerin ardından tutulması beklenmez yasın. Kep fırlatan öğrenci sonraki günleri üniversite günlerine mumlar yakarak değil, iş arayarak geçirir. Oysa biten bir ilişkiyse veya kaybedilen bir kişinin canıysa, hatta bir işse, örneğin, hayatı bir bakıma durdurmak, bir müddet üzülmek, ahlanmak olağan karşılanır, belki de beklenir. Bazı bitişlerin ardından durmak öğütlenir. Aradaki fark, büyük ölçüde, bitmekle bitirmek arasındadır. Biz en çok başkalarının, bazen de koşulların bitirdiklerinin yasını tutar, tutmak zorunda kalırız. Kendi bitirdiklerimizde ise hayat daha kolay devam eder; akış bozulmaz, zincir kopmaz. Zira bölüm tamamlanmıştır, sayfanın sonu gelmiştir, son nokta konmuştur. Bunu biliriz çünkü tamamlayan, sonunu getiren, noktayı koyan bizizdir zaten. Şart koşulan yas, bitirirken tutulmuştur. Veya belki de şöyle demeli: Bitişin kaçınılmaz olduğunu bildiğimizde, kaybı kabullenmeye daha başından başlarız. 


Fiilen bittiği hâlde bitirilmemiş olanlar, en az kanıtlanamayan kayıplar kadar yıkıcıdır. Bir tür ondan geri sayım olmadığında sahiden de eski yılda kalmış gibi hisseder insan kendini: Bir bacağı geride kaldığını pekâlâ bildiği bir geçmişte sıkışmıştır sanki; çekiştirse de çıkaramaz, bugüne çekemez. Zaman geçer, bacaklar ayrılır, kişi ortadan kopacak kadar gerilir. Geçen zaman, bitirmeyi daha da zorlaştırır. Söylenemeyen sözler, zamanaşımına uğrar; hükmünü yitirir. Bitirme mecburiyeti hâlâ kendini dayatsa da kişi gereken araçlardan yoksundur. Günlüğüne yazabilir, kuyulara haykırabilir kuşkusuz ama tüm bunlar palyatif çözümlerden ibaret kalır. Bitirmek için gereken büyük jest kâğıt üstünde yine de mümkünse de bedeli öyle ağırdır ki gerçek bir seçenek olmaktan çıkmıştır. Aniden sizi terk edip sırra kadem basan sevgilinize aylar sonra bir mektup gönderme, öfkenizi, hayal kırıklığınızı, kederinizi ifade etme ve böylelikle veda etme şansınız olsa dahi bunu gururunuza yedirememeniz muhtemeldir.


İntikamın soğuk yenen bir yemek olması da bundan olmalı: Bazen ancak bitişin üstünden uzun zaman geçtikten sonra geçer elimize bitirme fırsatı. Kovulduğumuz işten yıllar sonra istifa etmeye benzer bu. Gecikmeli bitirişlerde fakir ama gururlu genç fırsatını bulduğunda olay mahalline geri döner, sahneyi baştan kurar ve vaktiyle kaçırdığı golü bu defa nihayet atar. Bu hesaplaşmanın bir gün muhakkak olacağı inancı, bitirememişliğin tek tesellisidir. Şimdi değilse bile, der bazıları, ahirette mutlaka.


Bitirilemeyen, zamanını bekler. Zira bitirmeye mecburuzdur; olağan olan bitirmektir. Bitiremediğimiz her şey, olağandışıdır; hayatın akışına aykırıdır. İnsan bitiren, bitirmeye programlı bir canlıdır. Yarım kalan, huzursuz eder. Söz konusu bardaktaki son yudum olsa dahi, lavaboya dökme fikrinden hoşlanmaz, “İç de bitsin,” deriz. Şişenin dibini görmeye meyleder, zamanı bile küsürattan kurtarmaya gayret ederiz. “Beş dakika daha yapayım da bari,” diye düşünürüz örneğin, “tam bir saat olsun.”


Yarım kalan, eksik kalan, bizi yarım ve eksik bırakır. Bitirmek bizi tamamlamaz, öte yandan. Bir tamamlık duysak da, tamamlanan biz değilizdir. Bitirmek, yapbozun bir parçasını tastamam yerine oturtmak gibidir… sonunu hiç göremeyeceğimiz bir yapbozun. Bir parça, bir parça daha derken resim belirginleşmeye başlasa da vakit giderek daralır. Yaş ilerledikçe içimizde duyduğumuz telaş, bitirmeye vaktimizin yetmeyeceğini sezmekten kaynaklanır. Gençliğin sonsuz zaman ve ihtimal duygusu yerini yavaş yavaş eksik kalacakların farkındalığına bırakırken, kişi kendi yaşamının yasını tutmaya başlar. Ölmeye de aslında bu yasla, tamamlanmayacak olanın kabulüyle koyuluruz. Eksiğin kaçınılmazlığı, bitirme mecburiyetini beraberinde getirir.


Belki insanın “ölmeyecekmiş gibi” yaşamasını burdan düşünmeli: Ölecekmiş gibi yaşayan kişi yaşamayı bırakır. Çünkü bitirmeyi bırakır. Ölüm hakikati, tamamlama çabasını boşa düşürür. Bazısı yarışta son âna kadar sürdürürken mücadelesini, bazısı kazanamayacağını anlayınca pes eder. Hayattan erken yaşta elini eteğini çekenler kadar ölüm döşeğinde çalışanlar vardır. Bitirme çabası, ölümün inkârıdır; ölüme meydan okumaktır. Ölümün yakın olduğunu anlayan kişinin sevdiklerine veda etme, yarım kalmış işlerini tamamlama, açık uçları düğümleme arzusu, en nihayetinde, son bir tur yaşama gayretinden gelir. Yarım bırakılanlar da, bu haliyle, ölümsüz bir geleceğe atılan çapaları andırır. Ne de olsa bitirilmeyenler, bitirileceği günün vaadini taşır.


 
 

© 2026 Elif Okan Gezmiş

bottom of page