top of page

Geri Koşu

Yazarın fotoğrafı: Elif Okan Gezmiş
Elif Okan Gezmiş
31 Ağu
5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 1 Eyl

Sofra kalabalık, gece ilerlemiş, yanımda oturan arkadaş ben diyeyim iki buçuk saat, siz deyin kırk beş dakikadır nişanlısını ne kadar sevdiğini, onun için her şeyi yapabileceğini anlatıyor. “O istesin varımı yoğumu veririm… Canı bir şey mi çekti? Hemen gider bulurum, saat kaç olursa olsun…”  Derken, şişede durduğu gibi durmamış olduğu muhakkak, belleğime uzun yıllar musallat olacak o söz çıkıyor ağzından:  “Ben,” diyor, “ben var ya, onun için geri geri bile koşarım!”


Sevdiğiniz kişi için geri geri koşmanın ona tam olarak ne gibi bir yarar sağlayacağı veya ne bakımdan aşk ispatı olduğu sorusu bir yana, geri geri koşmak diye bir şey var sahiden. Sporcularının sayısı da az değil. Müsabakalarda yarışıyor, kendi içlerinde rekorlar kırıyorlar. Araştırmacılar geri geri koşmanın normal koşuya kıyasla %30-35 daha yavaş da olsa özellikle fiziksel bazı kısıtlamalarda makul bir seçenek olabileceğini söylüyorlar. Mesela dizinizde sakatlık varsa normal koşuyu bırakmanız gerekir çünkü dizinize ciddi yük bindirecektir. Bundan kaçınmak isterseniz geri geri koşabilirsiniz; dünyanın en hızlı geri koşucusu Aaron Yoder’ın hikâyesi tam da böyle bir ihtiyaçla başlamış. Ancak geri koşunun salt bir alternatif olmanın ötesinde ilk tercih olması için de gerekçeler olduğu anlaşılıyor: Fiziksel rehabilitasyonda eskiden de kullanılan geri koşu, şimdilerde farklı kasları çalıştırması, daha fazla kalori yakması, kardiyovasküler sistem üzerindeki olumlu etkileri ve düz koşuda öne kapanabilen postürü düzeltmesi gibi kendine has çeşitli avantajları dolayısıyla antrenmanlara daha fazla katılır olmuş. Tabii sürekli arkanıza bakmak zorunda hissetmenizin boynunuza bindirdiği yük gibi bazı olumsuz yanları da yok değil.


İnsan bedenini, yaşamını tasavvur ederken bir şeyi geri geri yapmak bize eşyanın tabiatına aykırı gelse de çoğumuzun belki daha aşina olduğu bir örnek de var: geri geri, veya sırtüstü, yüzmek. Eski Mısır hiyerogliflerinde dahi örnekleri görülen sırt üstü yüzme, olimpiyatlara 1900 yılında 200 metre erkekler yarışıyla dahil olmuş. Bugün hâlâ olimpiyatlarda (ve çeşitli yüzme müsabakalarında) kendi kategorisi olmasına rağmen bu teknik amatör yüzücülere daha ziyade dinlenmek/nefesi toparlamak veya antrenmanları çeşitlendirmek için “eğlenceli” bir alternatif olarak öneriliyor. Ayrıca dünyanın dört bir yanındaki deniz tatilcileri arasında da popüler bir stil olduğunu söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. Sırt üstü yüzmenin bazı açılardan serbest stile göre daha konforlu olduğu aşikâr: yüzünüzü suyla temas ettirmek zorunda kalmazsınız; iki kulaçta tıkanma utancından kurtulursunuz; dahası, bir yandan egzersizinizi yaparken diğer yandan güneşlenmeye devam edebilir, manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Ne var ki arkanızı göremediğiniz için diğer tatilcilerle nahoş çarpışmalar yaşamanız da her zaman ihtimal dahilindedir.


İki stilde de kendini hemen hissettiren temel sorun, arkanızı (veya bir anlamıyla önünüzü) görememek. Geri geri bir şeyler yapmamız gerektiğinde arkayı kontrol etme tedirginliğinin meşru bir yanı vardır elbette; ne de olsa kimse orada olduğunu bilmediği bir duvara toslamak istemez. Ama önümüze bakarak ilerlediğimizde bu tür darbelerden, kazalardan istisnasız kaçınabiliyor muyuz sahi? Hem, ileri bakarak ilerlerken arkamızda bir tehlike olmadığından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz? Geride kalan yol yokmuş gibi ilerlemenin nesi bu kadar doğal?  Gözlerimizin önümüzde olması, veya gözümüzün baktığı tarafı ön addetmemiz, bizi “doğası gereği” ileri odaklı; geçmişi, geride kalanı, “artık görülmeyeni” de kendiliğinden önemsiz mi kılar? Peki ya gözümüz yalnızca önümüzü görmemize yetse de arkamızı döndüğümüzde, veya yana döndüğümüzde, önümüzün de yeri değişmesine ne demeli?


Modern insanın düsturunun “ilerleme” için gözü hedefe dikmeyi şart koştuğu; gözünü geçmişe dikerek ilerlemenin bir seçenek olmaktan her nasılsa çıktığı söylenebilir herhalde. Geçmişe ancak “ders çıkarmak” için bakıyoruz. Varılmaya çalışılan B noktasında neden varamadığımız ancak yol, yolculuk bittiğinde geriye dönük anlaşılabiliyor: yirminci saniyede kulacını geç girdin, çıkışta itiş gücün zayıf kaldı. Oysa hedefe en kısa sürede ulaşmak üzere koşullanmış beden ve zihinlerin sırf bu amaç uğruna tekniği ihmal etmesi, kendini sakatlarcasına zorlaması veya anlık aksamalarda dahi yetişme kaygısıyla büyük hüsrana uğraması, haliyle istediği/yapabileceği tempoda yol alamaması beklenebilir. Diğer bir deyişle, hedef odaklı bir seyir her ne kadar en hızlı ve dosdoğru ulaşım yoluymuş gibi görünse de kendi içinde pek çok tuzak barındırıyor. Öyle ki bir yerden sonra insanın, insanlığın bütün meşgalesi o tuzakları tek tek ortadan kaldırmak üzere kendini daha da fazla eğitme, handiyse ehlileştirme çabasından ibaret hale geliyor. Kapitalizmin iflah olmaz bayraktarları hâlâ ısrarla aksini iddia etse de çoğu zaman beyhude bir çaba bu, üstelik. Beyhudeliğini biraz da Aydınlanma düşüncesinin zemin yitirmesinden, kimliklerin içinin boşalmasından, ufuksuz bir dünyaya sürüklenişimizden görüyoruz: Hedefe varmak için çok uğraştık, varamadık. Çok denedik, çok yenildik, tekrar denedik, tekrar yenildik. Ve yorulduk. Artık hedef medef yok. Havada asılı duruyoruz. 


Bunun karşısına geri geri ilerlemeyi, yani sadece ne kadar yol kat ettiğinize odaklanmayı koyduğumuzda ise farklı tuzaklarla karşılaşıyoruz. Malum, tarihin meleği geriye baktığında pek de iç açıcı şeyler görmüyor. Geçmişe bakarak yol aldığında gördüğü kadarından yürüttüğü tahminler ümit vermeyebilir insana; bu da ilerlemek  için çabalamayı hepten zorlaştırır – yine pes ederiz, farklı biçimde pes ederiz sadece. Veya tarihteki kazanımlara odaklanmayı da seçebiliriz elbette; her şeyin büsbütün kötüye gitmediğini, bazı mücadelelerin sonuç verdiğini, insanlığın her şeye rağmen bazı açılardan daha iyi bir yerde olduğunu düşünebiliriz. Devrimci mücadelenin azmi biraz böyle bir yerden geliyor olmalı, örneğin. Fakat her koşulda, gözümüzü yalnız geçmişe dikmenin hedefi belirsizleştireceği, bir tahmine veya temenniye indirgeyeceği söylenebilir. Geri geri gitmenin dezavantajı, vardığınızı ancak havuzun duvarına değdiğinizde anlamanızdır; o an gelinceye, bir şey sizi durduruncaya dek yolun nereye, ne zaman varacağını siz de tam olarak göremez, bilemezsiniz.


Elbette bütün bu analojide çok temel bir sorun var: yaşamı lineer bir düzleme indirgemesi. Halbuki biz bu dünyada pek az şeyin A noktasından B noktasına uzanan basit bir eksende seyrettiğini biliyoruz. Demek ki yaşamanın başka bir yolu olmalı. Belki de sabit bir kulvarda ilerleyen koşucular, yüzücüler olmadığımızı hatırlamak gerekiyordur; belki yaşamak dediğimiz şey, bu mücadele, daha ziyade dalgıçlığa benzemelidir, örneğin. Suyun altında yalnız başlangıç ve bitiş, ön ve arka yoktur ne de olsa. Suyun altı üç yüz altmış beş derecedir. Dalarken, belki normalde hiç gündemimizde olmayan başka yönler –yukarısı ve aşağısı– birden önem kazanır. Dalgıç, bedeninin olanaklarını her daim göz önünde bulundurur, kendi sınırlarını tanır, acele etmez; yalnız dalmaktan kaçınır, ekibini gözetir; su altındaki diğer canlılara zarar vermez; ve elbette, belki en önemlisi, bunca kurala manzaranın, deneyimin tadını çıkarabilme arzusuyla uyar.


Peki bu dünya, kendi sınırlarımızı kabullenip kurallara uyduğumuzda manzaranın tadını çıkarmamıza izin veriyor mu? Yanıtı belli bir soru bu. Bu yaygın orta sınıf kabulünün orta sınıfın kendisiyle birlikte yıkılışına hepimiz şahit olduk. Uslu çocuk, “makbul vatandaş” olmak, dertsiz başınızla asgari düzeyde de olsa refah içinde yaşamanızı garanti etmiyor; bırakın refahı, hayatta kalacağınızı dahi etmiyor. Hatta çoğu zaman, aksine, kurallara uymanın cezasını öderken buluyorsunuz kendinizi. 


O halde bugün içinde bulunduğumuz hâliyle dünyaya dair temel sorun bizim ne yöne baktığımız değil, dünyanın öngörülemez olması mı? Geçmişe de baksak, geleceğe de odaklansak, hatta sağımıza solumuza hiç bakmadan öylece dursak bile başımıza ne geleceğini, kendimizle ne yapacağımızı, ne yöne adım atacağımızı kestiremiyor olabilir miyiz? Öyle ise bu, insanların giderek yalnızca kendi iç dünyasını pusula edinmesini açıklıyor. Emin olabileceğimiz tek şey kendimizi nasıl hissettiğimiz olduğunda, dünyayla da bunun üzerinden ilişki kurmaya başlıyoruz. Ve bu da giderek daha fazla tuhaf göstericiklerle karşılaşmamıza neden oluyor: tıpkı, içindeki onca aşkla ne yapacağını bilemediğinde aklına son çare geri geri koşmak gelen sarhoş arkadaşım gibi. Boşa koysanız dolmuyor, doluya koysanız almıyor; dünya dışardan, arzu ve korkularınız içerden sıkıştırdıkça sıkıştırıyor; en nihayetinde ne yapacağınızı şaşırıp kendinizi, bir bakıma, geri geri koşarken buluyorsunuz. Çağımızın narsistik krizi değil bu; etrafta koşuşturanlar narsisistler değil, başı kesik tavuklar sadece.


Sait Faik bir öyküsünde insana “yasaklı hayvan” diyordu: “Yasaklarla çevrili bir dünyada yaşamasak yasaksız yaşayamazdık.” Bugün de kural hem yok, hem çok. Yaşam kılavuzu gün be gün değişiyor, biz de her an yenilenen bir haritada kendimizce yol almaya çalışıyoruz. Ne var ki burada görece iş görecek pusulanın duygularımız olmadığı açık. Belki de iç dünyamızı bir kenara bırakıp en başa dönmemiz; somut olana, bedenimize odaklanmamız gerekiyordur. Bedenin sınırları ve imkânları, insana dünyada var olmanın farklı biçimlerini hatırlatabilir: Önünüz yokuşsa, keçi gibi yan yan çıktığınızda daha az yorulursunuz; boğulan birine yardım için yetişirken serbest yüzmek daha akıllıca olsa da onu kıyıya çekerken tekniğinizi değiştirmeniz gerekir; gözünüz görmediğinde, elleriniz size rehberlik edebilir. Bedenin esnekliği ve dünyayla zorunlu ilişkisi, hiçbir şey değilse, faillik hissimizi bize bir nebze de olsa geri verebilir. 

 
 

© 2026 Elif Okan Gezmiş

bottom of page