Burada Ne İşimiz Var?

Güncelleme tarihi: 2 Eyl

Bir zamanlar, depresyon veya kaygı bozuklukları gibi tanı kategorileri henüz yerleşmemişken, nevrasteni vardı. 1869’da Amerikalı nörolog George Beard’ın ortaya attığı bu tanı depresyon ve kaygının yanı sıra uykusuzluk ve baş ağrıları gibi pek çok başka semptomu da bünyesinde barındıran bir tür çatı sinir hastalığıydı. Beard’a göre, sadece “gelişmiş beyinler”in yakalandığı bir hastalıktı bu; telgraf, gazeteler, buharlı makineler derken halihazırda alışık olmadığı ölçüde uyarana maruz kalan insanın kafası bir de üstüne entelektüel faaliyetlerle fazlaca haşır neşir oldu mu ister istemez su kaynatıyordu. Max Weber’den Virginia Woolf’a on dokuzuncu yüzyıldan tanıdığımız pek çok isim yaşamlarının bir döneminde bu tanıyla taçlandırılmıştır.
Psikiyatrinin elinde pek de bir aracın olmadığı o günlerde nevrasteninin nasıl tedavi edileceği de uzmanlar arasında tartışma konusuydu. En bilinen yöntemlerden biri “Weir Mitchell kürü”ydü. Adını Silas Weir Mitchell adlı bir diğer Amerikalı hekimden alan bu kür, hastanın cinsiyetine göre ikiye ayrılıyordu. Kadınlarda katı bir yatak istirahati: Okumak yasak, yazmak yasak, ziyaretçi yasak, hatta kendi başına yemek yemek bile yasak. Süt ağırlıklı bir diyet. Üstüne bir de masaj ve elektrik tedavisi. Amaç sinir sistemini “boşaltmak”, uyarımı sıfıra indirmek. Erkeklerde ise aksine aktif bir reçete: Amerika’nın batısına, doğaya gidip at binmeleri, avlanmaları, kamp yapmaları, fiziksel işlerle uğraşmaları salık veriliyordu. Amaç “erkekliği yeniden inşa etmek”ti zira sinir hastalığının erkekleri kadınsılaştırdığı görüşü egemendi.
Dönemin akademik tıp dergilerinden The Hospital’da yayımlanan 24 Eylül 1904 tarihli kısa bir makalede nevrasteni tedavisinde Weir Mitchell kürünün ancak başka yöntemlerden sonuç alınamadığında ve eksiksiz olarak uygulanması gerektiği vurgulanıyor, bunun haricindeki durumlarda bir miktar yüksek bir rakımda ve –her nedense– denizden biraz içerde bir konumda hem bedenin hem de zihnin dinlendirilmesi öneriliyordu. “Şayet hasta balık tutmaktan, golf oynamaktan, vesaire hoşlanıyorsa, sessiz sakin bir yerden de fayda görecektir,” deniyordu bu makalede, “aksi takdirde, hoş vakit geçirmek için aktiviteler de sunan bir ılıca daha uygun olacaktır.”
***
İnsana ne iyi gelir?
Neye ihtiyacınız var?
Bunlar yanıt vermesi kolay sorular değil, kuşkusuz. Üstelik bir yanıtınız olsa bile bunun döneme, koşullara göre değişmesi muhtemel. Bazı günler insan yalnızca yataktan çıkmayıp tavana bakmak ister, bazı günlerse dışarı çıkmak, gezmek, sarhoş olup dans etmek belki. Kimi zaman kalabalıklara, kimi zaman tek bir insana, kimi zamansa yalnız kalmaya ihtiyaç duyarız.
Tatilleri de ihtiyaçlarımız doğrultusunda planlayabiliriz elbette, ki planlarız da. Fakat buradaki temel sorun, bu planları çoğu zaman çok önceden yapmamızdır. Sözgelimi Şubat ayındaki ruh halimiz doğrultusunda Ağustos’a bir çapa atarız. Oysa aradaki aylarda pek çok şey gibi ihtiyacımızın da değişmesi olasıdır. O günlerde antik kent gezisi harika bir fikir gibi gelirken, günü geldiğinde bu plan gözümüzde büyüyebilir; telefonun çekmediği bir dağ evinde kalmayı fazlasıyla yeğleyecekken –en azından fiziksel açıdan yorucu– bir seyahate hazırlanmaya mecbur kalabiliriz.
Tatil köyleri bu açıdan güvenli bir seçimdir: İhtiyaç duyup duyabileceğiniz hemen her şey sizin için önceden düşünülmüş, güzel bir paketin içine sarılmıştır. Uzun bir hamam ve masaj sefası mı? “Sessiz havuz”un başındaki bir şezlongda güneşlenmek mi? Yoksa sabahtan akşama eğlence mi? İster güne erken başlayın, ister öğlene kadar uyuyun; odadan çıkmaya hazır olduğunuzda her şey sizi bekliyor olacak. Karnınız açsa, hiç bitmeyen yemek servisleri. Yüzüp canlanmak istiyorsanız, sayısız havuzdan biri, belki de plaj. Biraz sosyalleşesiniz varsa, animasyon ekibinin gün boyu peşi sıra dizdiği etkinlikler. Spor, sauna… Canınız ne isterse.
Gelin görün ki pratikte hiç de böyle olmuyor. Tatil köyü ihtiyacınıza göre tercih edebildiğiniz sayısız imkân sunuyormuş gibi dursa da bu ekosisteme girdikten sonra kendinizi kurulu bir düzene uymaya çalışırken buluyorsunuz. Kahvaltıyı kaçırmayalım. Şezlonglar dolmadan havlu bırakmak lazım. Su cimnastiği bitsin de öyle girerim. Akşam yemeğine biraz geç inelim ki kalabalık çekilsin, oradan da direkt gösteriye geçeriz.
Bu makine dışardan ne kadar karmaşık, çok katmanlı görünse de en nihayetinde aynı hattın üstünde sürüklenip duruyorsunuz, herkesle birlikte. Yüzlerce kişi aşağı yukarı aynı saat aralığında uyanıyor, aynı saatlerde yemek yiyor, aynı yerlerde eğleniyor, dinleniyor ve akşam aynı şovları izliyor. Biraz okulu, belki daha çok da nizamiyeyi hatırlatan bir süreç. Tek farkı, burada hür iradenizle bulunuyor olmanız. Ve, en azından kâğıt üstünde, seçim şansınızın olması. Seçenek çok, ama her nasılsa “kişiselleştirilmiş” bir deneyim yaşıyormuş gibi hissetmiyor insan kendini. Ne tam manasıyla dinlenebiliyor, ne dolu dolu eğlenebiliyorsunuz. Her şey dahil bir zaman zarfı sahiden; ama her şeyden biraz biraz.
Dahası, şayet tek başınıza değilseniz, bu birazlara bir de seyahat partnerlerinizle asgari müştereklerde buluşma mecburiyeti ekleniyor. İnsanın günü gününe uymuyorken iki insanınki hiç uymuyor. Tamam o zaman sabahtan denize gidelim, öğleden sonra havuz yaparız. Canlı müziğe biraz takılıp şova ordan geçsek olur mu? Ben pek acıkmadım ama geleyim madem, sana eşlik edeyim.
Canınızın istediğini canınızın istediği zaman yapabileceğiniz bir ortam vaadi böylelikle çok geçmeden canınızın pek de istemediği şeyleri veya canınızın çok da istemediği zamanlarda yaptığınız bir hâle evriliyor. Arzunun sonsuz genişlerken aynı anda içine çöktüğü bir tuhaf evren, tatil köyleri.
Diğer yandan, müdavimleri de az değil. Belki onlara sorsak, kendilerine pekâlâ yettiğini, bunun beklentilerle ilgili olduğunu söyleyeceklerdir. Çocukların oyalanabileceği, kendilerinin de yemek derdine düşmeden veya onlara oyun uydurmak zorunda kalmadan ayaklarını uzatabileceği birkaç gün pek çok anne-baba için büyük nimet ne de olsa. Veya bol bol içmek, uzun uzun laflamak, arada da yüzmek isteyen bir arkadaş grubunun daha bütçe dostu bir seçenek bulması zor. Yalnız çıkılan tatiller için de ideal belki: kalabalığa karışabileceğiniz, sıkılmadan bir şeylerle oyalanabileceğiniz güvenli bir alan.
Burada bir paradoks var gibi görünüyor; seçeneğim bol olsun diye yola çıktığınızda bir bakıma pek de bir şey seçemez bir yerde buluyorsunuz kendinizi. Oysa tatil köyü haricindeki seçenekler çok daha sınırlı veya kısıtlayıcı olduğunda, bu tektipleştirilmiş ekosistem bir tür özgürlük duygusu doğurabiliyor. Böyle bakınca tatil köylerinin esas vaadi belki de sizi sonsuz dünya nimetine doyacağınız bir tür yarı-cennete sokmasından ziyade sıkan kemere bir delik açmasındadır.
Vaktiyle “hoş vakit geçirmek için aktiviteler de sunan bir ılıca”ların reçete edilmesinin ardında da mutlaka böyle bir mantık vardı: bunalmış, zihni yorulmuş kişilere biraz alan açmak, başka şeylerle uğraşmalarını sağlamak, tencerenin içinde birikmiş basıncı ağır ağır boşaltmak. Bugün hiçbir şeyi ağır ağır yapacak vaktimiz olmadığından, yoğunlaştırılmış ve hızlandırılmış çözümler talep etmekten başka çaremiz kalmaması talihsizlik tabii. Üstüne üstlük, insanın koşulları ne kadar taleplerini şekillendirse de her talep gerçek ihtiyaca karşılık gelmeyebiliyor.
Arzu doğası gereği aşırı bir şey çünkü. Günlerce tavana bakma arzum gerçek olduğu ölçüde gerçekdışı: Böyle bir imkân bana tanınsa dahi bunu yapmayacağımı, yapamayacağımı içten içe biliyorum. Mesai saatlerini haftasonu gelince akşama kadar uyumanın fantezisiyle geçirsem de haftasonu geldiğinde yine aşağı yukarı aynı saatte uyanıyor ve çok kıymetli iki tatil günümü boşa harcama kaygısıyla yataktan çıkıyorum.
Arzular ve ihtiyaçlar biteviye pazarlığa tabi. Tatil köyleri de bu pazarlığa geniş bir alan açıyor. Ne yapmak istiyorsun? Neye ihtiyacın var? Bazen yanıtını bizim bile bilmediğimiz bu soruları iyice kolaylaştırıp çoktan seçmeliye döndürüyor üstelik: Yüzmek? Masa tenisi oynamak? Dondurma yemek?
Çocuksu bir yanı var tüm bunların; çocukların sınır tanımaz arzularını ve yetişkinlerin gerçeklik sınırlarını çekerek o arzuları şekillendirmesini anımsatıyor. Muzlu pasta istiyorsun, anlıyorum, ama pastayı sadece doğumgünlerinde yiyoruz biliyorsun. Fakat istersen muz verebilirim? Tatil köyü de size akşam 7’den sonra havuza giremeyeceğinizi ve kahvaltının 11’de bittiğini söylüyor aynı şekilde, ama ekliyor: Plajın beş numaralı kapısı 24 saat açık, snack servisimiz 12’de başlayacak.
Dolayısıyla dahil olan şeylerin de kuralları, zaman sınırı, yani en nihayetinde bir çerçevesi var. Kuralsız oyunun nasıl bir tadı olmazsa, uçsuz bucaksız bir arzın da gerçekte haz vermeyeceğini belli ki piyasa çok iyi biliyor. Size her şeyi sunuyor, doğru, ama parçalara bölerek ve her parçanın üstüne birer kum saati yerleştirerek. Kendinizi normalde hiç yeltenmeyeceğiniz aktivitelerin içinde, canınız çekmemesine rağmen tatlı büfesinin önünde böyle buluyorsunuz. Arzu muğlak olduğunda birilerince telkin, belki de tayin ediliyor.
***
Weir Mitchell’ın dinlenme kürüne maruz kalan en meşhur hastalardan biri, yaşadıklarını –sonradan feminist edebiyatın kurucu metinlerinden sayılacak– bir öykü üzerinden anlatan Charlotte Perkins Gilman’dı. Sarı Duvar Kâğıdı’nda, aynı yazarın kendisi gibi, doğum sonrasında girdiği depresyondan dolayı zorla dinlenme tedavisi gören bir kadının aklını yavaş yavaş yitirirken kendini bulması konu edinilir. İkisi de doktor olan eşi ve kardeşi Mitchell kürünü dayatınca, anlatıcı pek de aklına yatmayan bu yönteme razı gelir: Yaz aylarını geçirmek üzere eşiyle birlikte perili köşkten hallice bir konağa taşınırlar. Fosfat mı, fosfit mi her ne ise, ondan alıyorum, şuruplar içiyorum, yürüyüşlere çıkıyorum, hava alıyorum ve egzersiz yapıyorum; iyileşene kadar “iş görmem” yasak.
Hele yazmak, hiç olmaz. Gene de yazar ama… eşinin ayak seslerine kulak kesilerek, defterini saklayarak, “ölü kâğıt” dediği sayfalara içini döker. Çünkü yapacak başka bir şey bırakılmamıştır; gün boyu yatması buyurulan odanın sarı duvar kâğıdından başka bakacak bir şey de yoktur burada. Önce desenin düzensizliği rahatsız eder onu; sonra desenin arkasında bir şey kıpırdamaya başlar: parmaklıkların gerisinde emekleyen bir kadın. Öykünün sonunda anlatıcı kâğıdı şerit şerit söker ve duvardaki kadını, biraz da kendini, serbest bırakır. Sonunda çıkmıştır işte; geri de koyamayacaklardır onu.
Gilman’ın kendi hikâyesi ise öyküdeki kadar karanlık bitmez. Weir Mitchell’ın ona reçetesi aşağı yukarı şöyledir: Olabildiğince ev hayatı yaşayın, günde en fazla iki saat zihinsel faaliyette bulunun ve yaşadığınız sürece kaleme, fırçaya bir daha dokunmayın. Gilman bu tarife birkaç ay sadakatle uyar ve kendi deyişiyle aklını yitirmenin kıyısına gelir. Sonra reçeteyi bir kenara bırakır, çalışmaya döner ve toparlanır. Öyküyü yıllar sonra, bir nüshasını Weir Mitchell’a da göndererek yayımlatır; aktardığına göre doktorun tedavisini sonradan değiştirdiğini duymak, ona yazarlığının başka hiçbir meyvesinin vermediği bir haz verir.
Sorun dinlenme kürünün dinlenme ile ilgili kısmında mıydı, o halde? Yoksa neyin dinlenmek sayılacağına, neye ihtiyacı olduğuna Gilman’ın yerine başkasının karar vermesinde mi? Yeniden üretmek için bir tür nadas şart mıdır, yoksa üreten insanın elinden aracını almak düpedüz zulüm müdür?
Sigmund Freud, Oskar Pfister’e yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Çalışmadığım bir yaşamı düşünmek bile beni rahatsız ediyor; benim için çalışmak ile hayal gücünün serbest oyunu eşdeğer, başka bir şeyden haz alamıyorum. (…) Kral Macbeth’in de dediği gibi, öleceksek de bari iş başında ölelim.” Freud gibi nicelerinin tatili daha iyi çalışabilmek veya, belki de şöyle demeli, istedikleri şey üzerinde çalışabilmek için fırsat görmesinde muhakkak bir bilgelik, ilham verici bir şeyler olmalı.
Belki dinlenme kürünün dinlenme ile ilgili kısmı haklıydı; sadece yazmanın, zihinsel faaliyetin bir iş veya yorucu bir şey olduğu konusunda yanılmıştı Mitchell. Veya esas hatası kürünü cinsiyetlendirmesi, hatta daha temelde, neyin kime iyi geleceğini önceden bildiğini varsaymasıydı. Kadın veya erkek, bazılarımız kendisini büsbütün nadasa bırakmaya, bazılarımız at binmeye, avlanmaya, kamp yapmaya, fiziksel işlerle uğraşmaya, bazılarımızsa zihinsel faaliyetlerini pekâlâ –ama farklı bir ortamda– devam ettirmeye ihtiyaç duyuyor olabilir.
Belki tatil köyleri, “hoş vakit geçirmek için aktiviteler de sunan bir ılıca” olması itibariyle, sağaltıcı bir nitelik taşıyordur sahiden. Belki de sarı bir duvar kâğıdıdır; bakınca neyi göresimiz varsa, onu görüyoruzdur. Yarattığı yanılsamada, zaman zaman da bir şeyleri yitirmek pahasına, kendimizi buluyoruzdur.


